Yazar : Ali Seyyar
Değerli meslektaşlarım Hakan Sarıbaş ile Fuat Sekmen ortaklaşa bir kitap yayınlamışlar. “Büyüme Maceramız: Yetişebiliyor Muyuz? - Türkiye’nin Muasır Medeniyete Ulaşma Çabası”. Tahmin edebileceğiniz gibi çalışma, çağdaş medeniyet seviyesi üzerinde odaklanmış ve üniversite öğrencilerine bu doğrultuda tek sorulu bir anket sunulmuş. Şıklar arasında birbirinden farklı hazır dört cevap sunulmuş ve bunun dışında serbest cevap hakkı tanınmıştır. Hazır cevaplar şunlardır:
Birlikte okuyalım o halde:
- İnsanlığın yıllardır ulaşmaya çalıştığı ve birçok devletin ulaştığı sandığı bir görüş.
- Türkiye’nin kesinlikle ulaşamayacağı bir seviyedir.
- En üst seviye, toplumun tavan yapmasıdır.
- Ülkenin geliştiğinin göstergesidir. Ulaşılması zor olan bir yer.
- Herkesin imrendiği ve elle gösterilip ‘iste budur’ dediği seviyedir.
O halde sorunun cevabını buldum: Maddî yani iktisadî kalkınma bir ara hedef, ana hedef ise eğitimli ve kültürlü bir toplum oluşturmaktır. Şık 1 doğrudur efendim. Oh be rahatladım. Şimdi bir de kitaba bakalım, acaba mantıken doğru düşünüp doğru şıkkı bulabilmişiz mi? Kitapta bir istatistiki bilgi yer almaktadır: “Verilen cevapların sadece % 15’i doğru cevaptır”. Bak hele şuna, öğrencilerimizin % 85’i muasır medeniyetin ne olduğunu maalesef bilememişler. Yazıklar olsun size, belki biraz ağır olacak ama sizi yetiştirenlere de yazıklar olsun. Olacak gibi değil. Nasıl olur da muasır medeniyetin ne olduğunu bilmezsiniz yahu? Şimdi gelelim doğru cevabın şıkkına. Bu hususta kitapta verilen açıklayıcı bilgiler şunlar: “Verilen cevaplar içerisinde ekonomi haricindeki (diğer) cevaplar amaç ile aracı karıştırmaktadır. Eğitim, demokrasi ve Batılılaşma ara hedefler yani taşıyıcı hedeflerdir. Ana hedef, ülkenin zenginleşmesidir”.
Aman Allah’ım, koskocaman profesör olarak ben bile doğru cevabı bulamamışım. Mahcubiyetimi ve şaşkınlığımı gizliyemiyorum. Ama nasıl olur? Neden çağdaş medeniyet sadece enkonomik gelişme olarak algılanıyor ki? Hiç şaşırmadım doğrusu. Anketi hazırlayan meslektaşlarım iktisatçı oldukları için, çağdaş medeniyeti iktisadî gelişme olarak algılamışlar. Arkadaşlarımız hekim olsaydı zannederim çağdaş medeniyetten ileri derecede sağlık hizmetleri anlayacaklardı. İyi de çağdaş medeniyet nihayetinde nedir? Efendim şahsen muasır medeniyetin geniş kapsamlı ve çok boyutlu bir kavram olduğunu düşünerek, verilen cevapların her birisinde bir gerçeklik payının olduğunu düşünenlerdenim. Tabii ki bir de bu kavramın ne anlama geldiğini bunu ilk defa dillendiren şahsa sormalıyız. O, bu kavramı ilk kez ne zaman ve hangi anlamda kullanmış acaba? Gerçekten muasır medeniyet, ekonomi kalkınma mı yoksa başka bir şey mi? Bu kavramı ilk kez kullananın kimin olduğunu biliyor musunuz? Gelecek yazımda bu konuda sizleri inşallah aydınlatacağım. Biraz sabır…
Yazar : Ali Seyyar
Ramazan ayı boyunca oruç tuttuk, kendimizi adeta yeniledik, belki de bu vesileyle kendimize çeki düzen verdik. Oruçlu ağzımızla gıybet ve dedikodu yapmadık çünkü biliyoruz ki bunlar sadece orucumuzu değil kardeşlik hukukumuzu da bozar. Yalansız ve kötü söz söylemeksizin oruç tutmak, insanı sadece manevileştirmiyor aynı zamanda sosyalleştiriyor. Ramazan şuurunu topluca yaşamanın en güzel taraflarından birisi de oruç tutanların birbirine karşı merhamet ve şefkat beslemeleridir.
Ramazan birbirimizi daha iyi anlamamıza ve sevmemize yardımcı oluyor. Oruç tutup da tanıdığı tanımadığı insanlar hakkında gelişi güzel sözler sarf eden insanlar Ramazan kültürünü ve tadını hissedemeyeceklerini düşünüyorum. En kötü ihtimal de böyle oruçların Allah tarafından kabul görmemesidir. Orucun makbulü ancak güzel ahlâk ile mümkündür. Ramazan ayında bile etrafındaki insanlara bağıran, hakaret eden, küfreden veya iftira atan insanlar nasıl ıslah olabilir acaba? Ramazanda değil de ne zaman? Maneviyatı bol bol hissedebileceğimiz Ramazan ayında insanileşemeyeceğiz de ne zaman?
Ramazanda ramazanlaşmak, yani Allah’a ve O’nun kullarına kendini daha yakın hissetmek, insanın manevileşmesi demektir. Ramazan Bayramı ise hem bireysel hem de toplumsal boyutuyla manevi ve sosyal gelişmenin zirvesidir. Sevdiğimiz insanlarla, akrabalarımızla, komşularımızla, yoksullarla, yetimlerle kaynaşmanın adıdır bayram. Allah için özellikle muhtaçlara yardımcı olmak, fitre ve zekât dağıtmak, onlarla aynı sofrada yemek yemek, yaşlılarla ve özürlülerle ilgilenmek, bayramlaşmanın sadece dini bir vecibe olmadığını sosyal sorumluluk taşımak anlamına da geldiğini göstermektedir.
Bayramlaşma, dünyevi yansımaları açısından sosyal barış ve dayanışma demektir. Gerçek bayramlaşma İslam’ın sosyal adalet anlayışı ile ancak sağlanabilir. Bu anlayış doğrultusunda her bir fert ve her bir kurum kendi sosyal sorumluluk alanlarını bilmektedir. Uhrevi boyutuyla nihai bayramlaşma, Cennette sevdiklerimize kavuşmakla gerçekleşecektir.. Onun için dünyada yaşayan sevdiklerimizle bayramlaşırken kaybettiklerimizi de unutmamalıyız.
Akçapınar köyümüzde arefe gününde, ikindi namazı müteakiben bütün cemaat topluca kabristana gider ve C. Hakkın rahmetine kavuşmuş olanlara Yasinler, Tebarekeler ve Fatihalar hediye eder. Bayramın ikinci ve üçüncü günü ise camimizde topluca yemek verilir ve gurbetçilerimiz memleket hasretini yakınlarıyla birlikte giderir. Bayramda sıla-i rahim, ayrı bir sosyal sinerji meydana getiriyor. Bereket artıyor, insan kendini daha iyi hissediyor, yaşamanın ve birlikte olmanın anlamı ve bilinci ortaya çıkıyor.
Birbirini Allah için seven bir topluluk, olgun bir cemaattir. Olgunlaşmak cemaatleşmekten geçer, küresel boyutuyla cemaatleşen topluluklar ise dünyadaki mazlumları da hatırlar. Buruk bir bayram yaşıyorsak küresel boyutuyla sosyal sorumluluklarımızı tam olarak yerine getiremediğimiz içindir.
Değişik ülkelerde ağır şartlar altında yaşayan mazlum, yoksul ve göçmen Müslümanları hatırladıkça ve onların sorunlarını tam olarak çözemedikçe bayramın zirvesine henüz ulaşamadığımızın bir göstergesidir.
Müslümanların gözyaşlarının dindiği ve sıkıntılarının giderildiği daha güzel bayramlar yaşamamız dileği ile…
Komşu köyümüz Hacıaliler doğumlu Sebahattin Arıcıoğlu‘nun yaklaşık 3 haftadan beri Maltepe Süreyya Paşa Hastanesi'nde tedavi gördüğünü öğrenince durumunun ciddi olduğunu anladım.
Sebahattin kardeşimiz, mert, çalışkan ve işini iyi yapan bir kardeşimizdir. Eniştem Saadettin Arıcıoğlu’nun kardeşi olması hasebiyle de ayrıca önem verdiğim bir kişidir. Zannederim sigara içmekten dolayı akciğerleri fonksiyonlarını tam olarak yerine getiremediği için, yoğun bakıma alınmıştı. Bu Pazar (23 Ocak 2011) ailecek hasta ziyaretine gitme fırsatı bulabildik. Hastaneye ulaştığımızda Almanya’dan eniştem ve kız kardeşimin de geldiğini öğrenmiş oldum. Ayrıca Sebahattin kardeşimizin babası Hacı Abdullah ile eşi de refakatçi olarak hazır bulunduklarını gördüm. Yüzlerdeki hüzün ve çaresiz bekleyişten hastamızın durumunun iyi olmadığını ve gelen ziyaretçilerin Allah’a sığınmanın dışında başka bir teselli kaynağına sahip olmadıklarını bilfiil olarak müşahede ettim.
Tabii ki bu atmosferden ben de etkilendim. Birçok hastaya ve hasta yakınına moral vermede kendimi yeterli bulmama karşılık her nedense bu sefer sadece hal hatır sormak, dinlemek ve ibret almakla yetinmek durumunda kaldım. Ne de olsa Sebahattin kardeşimizi yakinen tanıyan birisiydim ve üstelik akrabaları benim de akrabalarımdı. Dolayısıyla kendim de bir nevi manevi telkin ve teskine ihtiyaç duyan bir konumdaydım.
Evimi başka yere taşımış olduğumu duymuş ve buna memnun olduğunu belirtme ihtiyacı duymuştu. Evlatlarından ve eğitime önem verdiklerinden iftiharla bahsetti. Öksürüğü gelince "AYSELİM nerde?" diye seslendi. Eşi, ona 24 saat bakmasına karşılık bir iki dakikalık ayrılık bile ona zor geliyordu. Bakıma muhtaç bir vaziyette kendisini başta Allah’a ve vefakar eşine emanet etmişti.
Kendisini daha fazla yormamak adına ziyaretimizi kısa tuttuk ve Allah’tan acil şifalar dilemekle beraber hayırlı neticeler temennisiyle odadan ayrıldık. Arka koridorlarda babası ise dudakları ile bir şeyler mırıldanıyordu. Hacı Abdullah, oğlunun bu hali karşısında belki de hayatın en zor imtihanını yaşamakta idi. Oğlu hasta yatağında ağır hastalığının getirdiği ıstıraplar içinde kıvranıyordu ve acı çekiyordu. Ama onun yüreğindeki acılar da bir başka boyutta perçinleşmişti. Yılların yorgunluğunun yanında bir de evlat acısı çekmek, bir baba için ayrı ve çok zor bir imtihandı. Tevekkül ve sabrı yine takdiri şayan idi. O hayatında birçok çile çekmiş birisi olarak gece gündüz oğlunun iyileşmesi için Rabbine dua ettiğini halinden anlıyordum. Bu yazıyı Sebahattin kardeşimizin eniştesi İsmail Çelikpençe’nin evinde kaleme aldım. Ablası hüzünlü, ağabeyi hüzünlü, babası hüzünlü, eşi hüzünlü ve neticede Sebahattin kardeşimizi sevenlerin hepsi de matem içinde…
Bu hastalık bize ders olmalıdır. Genç yaşta ciddi bir hastalığa yakalanmak, hepimizi derinden üzmektedir. O halde sağlığımıza ve beslenmemize daha çok önem vermeliyiz. Ve daha da önemlisi, sağlımıza zarar veren şeylerden mutlaka uzaklaşmalıyız. Sigara, bunların başında gelmektedir.
Ey Akçapınar ve Hacialiler köyünde ikamet edenler veya burada doğan arkadaşlar ve gençler! Ne olur sigara içmeye hiç başlamayın, içenler ise iradelerini kullanıp sigara içmeyi hemen bıraksınlar. Hayat, her şeye rağmen güzeldir, birlikte uzun ve hayırlı ömür yaşamak istiyorsak, hem maneviyatımıza, hem de sağlımıza dikkat etmeliyiz.
Yazar : Ali Seyyar
FOTO: (Soldan sağa): Ali Seyyar, Dumanköylü Hacı Yakup Hoca; Saadettin Arıcıoğlu.
Yaşlılık, eğer kader planında başka bir senaryo çizilmemiş ise her insanın dünya hayatında yaşayacağı bir süreçtir. Yaşlılık, aynı zamanda ölüm için bir hazırlık dönemidir. Bu şuurla yaşayan yaşlı insanlar, ölüme her zaman hazırlıklıdırlar. Dumanköylü Yakup hocayı, bildim bileli hep yaşlı fakat birçok yaşlı insandan farklı olarak aktif bir insandı.
Çocukluğumdan beri Almanya’dan Türkiye’ye ailece tatil için geldiğimizde kendisiyle mutlaka görüşür ve o tatlı tebessümlerinden manevî haz alırdım. Zaman ilerledikçe de kendisine olan manevî bağlılığım, artarak devam etmiştir. Memleketime temelli döndükten sonra da kendisiyle sık sık görüşür ve rüya gibi metafizik konular hakkında sohbet ederdik. Adapazarı’ndaki hanemize özel olarak üç kez ziyarette bulundu. En son ziyareti yeni doğan kızımız Zeynep Dilara içindi. Son kez kendisini Burak Terzi kardeşimizin nişan merasiminde görüp elini öpmüştüm. Masasında İstanbul’daki muhipleri bulunuyordu. Köylülerimiz hocalığı dışında onun derin dünyasını pek fark edememişlerdi ama uzaklardaki insanlar ondaki manevî zenginliği keşfedebilmişlerdi. Sık sık il dışına çıkar ve kendisine manevî yönden bağlı olan dostlarıyla bir araya gelirdi.
Özel Hatıralarımız :
Özel sohbetlerimizde bana geçmişte yaşadığı birçok ilginç olayı anlatırdı. Bazen de benim ısrarlı sorularım karşısında gördüğü rüyalarını söyler, ben de onları ileride değerlendirmek maksadıyla not ederdim. Özellikle sadık rüyalar, insan hayatına yön veren özel ilahî mesajlar olmaları hasebiyle önemli birer kaynaktır. Burada özel rüyalarını detaylı bir şekilde dile getirmeyeceğim ama aldığı bazı kararların, rüyalara dayandığını söyleyebilirim. Mesela zamanın haylaz bir talebesinin, Akçapınar köyümüzün camiisinde tertiplenen Kuran Kursundan sık sık kaçmasına rağmen hocamızın onu her defasında evinden alıp üzerinde ısrarla durup onu sonuna kadar okutması, rüyada kendisine verilen görevden dolayıdır. O talebe, bugün Sakarya’nın meşhur Orhan Camii’nin çok sevilen bir müezzinidir.
Akçapınar Köyünde Görev Alması :
Yakup hocamızın genç yaşta Dumanköyü’nden Akçapınar köyümüze imam olarak gelmesi veya getirilmesi de ayrı bir olaydır. Rahmetli dedem o zamanlar köyümüzün muhtarıdır ve o dönemlerde imam kıtlığı olduğu için, bizzat Yakup hocayı Dumanköyü’nden alıp köyümüze getirir. Ancak bu iş, o kadar kolay olmaz. Yakup hocamızın rahmetli babası oğlunu aslında vermek istemez, çünkü tarla bahçe işleri için bir işgücüne ihtiyaç vardır. Onun için kabul edilmez düşüncesiyle yüksek bir maaş (aslında arpa veya buğday) talep eder. Dedem de buna rağmen teklifini hemen kabul eder ve babası da mecbur olur oğlunu göndermeye. Aslında dedemin Yakup hocayı köyümüze imam olarak getirmek istemesinin bir başka önemli sebebi daha var. Kardeşi yani Halil ismindeki büyük amcam hasta yatağında ölümü beklemekte ve dedem de kardeşinin son nefesini bir imamın manevî refakatinde vermesini istemektedir. Nitekim öyle de olur. Ayrıca Yakup hoca, rahmetli Halil amcamızın mezarlığını dedem ile birlikte bir iki hafta boyunca ziyaret edip ruhuna Kuran’dan sureler okurlar. Bu esnada anneannem (Halil amcamın kız kardeşi Sıdıka Hanım) bir rüya görür. Rüyasında Halil amcam, Yakup hoca’nın kendisi için okuduğu Kuran’dan çok ferahladığını ve teşekkür babında kendisine bir hediye vermek istediğini ve Yakup hoca’nın evlerine giderek, dul eşinden dolapta saklı olan hiç giyilmemiş bir gömlek ile çorabı istemesini söyler. Yakup hoca da anneannem tarafından kendisine iletilen ve rüya âleminden gelen bu mesaj doğrultusunda görevindeki ilk hediyesini almış olur.
Rahmetle Anıyoruz :
Kendisiyle yaşadığımız epey hatıralarımız var. Bir keresinde birlikte eşim, annem ve Kavuşların Ayşe teyze ile birlikte rahmetli şeyhinin Göynük’teki mezarlığına gitmiştik. Kendisinin hangi manevî kaynaklardan beslenmiş olduğunu böylece öğrenmiş oldum. Bütün sevdiğim insanlar, bizlerden tek tek ayrılıyorlar. Yakup hocamız da ansızın aramızdan ayrılıverdi. Cenazesine bile katılmak mümkün olmadı. Çünkü ruhunu teslim ettiğinde bir sempozyum sebebiyle yurt dışındaydım. Köyüme gittiğimde Yakup hocamın yokluğunu çok hissedeceğim. Çünkü o benim manevî bir rehberimdi. Ruhuna her daim Fatihalar okuyup, manen de olsa muhabbetimi ve birlikteliğimi devam ettireceğim. Ruhun şad olsun, sevdiklerinle birlikte ol Yakup hocam.
Yazar : Ali Seyyar
Metruk Evler Bize Ne Mesajı Veriyor?
Akçapınar köyümüzde terk edilmiş evler, etrafa hüzün veriyor. İnsanın içinde yaşamadığı evler, zaten sahibini hasretle bekler. Ancak öyle evler var ki, sanki yurdunu köyünü değişik sebeplerden dolayı terk etmiş sahipleriyle birlikte aslî fonksiyonlarını kaybetmiş.
Bazı evlerin sahipleri vefat etmiş ve evleri de âdeta bu dünyaya elveda demiş. Bazı evlerin sahipleri göç etmiş ve hiçbir zaman geri dönmeyi düşünmemiş ve evleri beklemenin yorgunluğu ile çökmüş. Bazı evler, mirasçıları tarafından paylaşılamamış ve kimseye orada oturmak nasip olmamış. Her evin ayrı bir tarihi ayrı bir hikâyesi var. Hepsi de birbirinden hüzünlü ve hepsi de geleceğe ışık tutacak kadar manidar. Bize hayatın ve bu dünyanın geçiciliğini gösteriyor. Mal sahibi ve mülk sahibi de olmak geçici bir hevesin ötesinde bir şey ifade etmiyor.
Elbette güzel evlerde aile fertleri ile birlikte huzur içinde yaşamak, herkesin hakkı. Ama o güzel evler, tıpkı insanın ömrü gibi bitmeye mahkûm. O metruk evlerde bir zamanlar dünyaya gelen yeni çocuklar, anne ve babalarına mutluluk veriyordu. Akşam tarladan dönen erkekler, yorgunluklarını bu evlerde gideriyordu. Kış aylarında küçük odalara kurulmuş sobalar bu evleri ısıtıyordu; hem mekânlar hem de yürekler ısınıyordu. Bu evlerden cenazeler çıkıyordu ve bu evlerde yedisinde kırkındı mevlitler okunuyordu. Evler, birer mesken idi. O evlerde köylülerimiz mütevazı yaşantılarıyla sükûnet buluyordu. O evler gizli saklı nice hatıralar barındırıyordur kim bilir?
Şimdi artık sahiplerini bekleyemeyecek kadar yorgun düşmüş haneler var. Birer birer yere çökmüş yorgun savaşçılar gibi etrafından geçenlere şu mesajı veriyor:
“Sizler de bir gün bu diyardan uzaklaşacaksınız. Belki başka diyarlara göç edeceksiniz ve başka mekânlarda huzur arayacaksınız. Belki ömrünü bir başka evde tüketeceksin. Nerede olursan ol her ömrün bir sonu var. Unutma, hazırlığını ona göre yap. Mazideki hatıralarınız güzel olsun, güzel olsun ki ahirette bunlar size bir manevî yatırım olsun. Bana bak ve ibret al. Faniyiz, ben toprak olacağım sen de toprak olacaksın. Bununla birlikte aramızda önemli bir fark var. Ben cansız bir toprak olacağım. Senin toprağın ise yeniden can olacak. Çünkü senin toprağında ruh var. O ruh sayesinde yine O’na geri döneceksin. Sakın ola ki ‘keşke ben de toprak olsaydım’ demeyesin.”
Fotoğraflar : Ali Seyyar




Köyümüz Akçapınar'da, hemen hemen her akşam, misafirperver köylülerimiz tarafından hanelerinde halka iftar yemeği verilmektedir. Yine böyle bir organizasyonda, Ramazanın 8. gününde, köyümüzün yardımseverlerinden Hacı Saim Özen, evinde kadın erkekli yaklaşık 100 kişiye iftar sofrasını açmıştır.
Haberin devamı için aşağıya, "Devamını Okuyun..." yazısına tıklayınız...
Misafirler arasında komşu köylerden katılımlar oldugu gibi, Almanya'da yaşamakta olan Delalar sülalesinden Hüsamettin Seyyar ve eşi de misafirler arasında yer almıştır. Bunun yanında, sitemiz yazarlarından Eğitimci İlahiyatçı İsmail Çelikpence ile Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Seyyar da, davette hazır bulunmuşlardır.
İftar yemeğinden sonra hane sahibi ve geçmişleri için topluca dua edildikten sonra, hane sahibi gelen misafirleri tek tek uğurlamıştır.
İftardan sonra, kahvede topluca çay içilip, teravih namazına gidilmiştir.




21 Şubat Cumartesi günü, Adapazarı terminali iki karşılamaya tanıklık yaptı. İlk olarak uzun süreden beri Amerika'da olan İsmail Yavuz, ardından vatani görevini yapan askerimiz Fatih Seyyar, saat 20:45 gibi terminale geldiler.
İsmail ve Fatih'i, arkadaşları ve aileleri karşıladılar. İsmail Amerika'dan tamamen dönüş yaparken, Fatih asker dağıtım iznine geldi. Fatih komando olmasına rağmen, usta birliğinin İstanbul Tuzla'ya çıkması, büyük şans olarak değerlendirildi. İnsallah kardeşimiz askerliğini rahat bir şekilde İstanbul da tamamlar.
Yazar : Ali Seyyar
Yöremiz insanının ve özellikle Sakarya’nın kırsal alanında yaşayan yerli insanlarımızın en büyük sermayesi ve üstünlüğü, belki de ahlâkî ve sosyal hasletlerini, masum ANADOLU çocuğun yüzünde görülen saf ve temiz hâliyle halen koruyabilmiş olmalarıdır. Bu güzel hasletlerin başında misafirperverliğimiz gelmektedir. Bu tespiti canlı örnekleriyle başkalarından duymak, hem tezimi doğrulamakta, hem de yöre insanımızla iftihar etmeme vesile olmaktadır.
Şu hatıramı sizlerle paylaşmak istiyorum: İstanbul’da bir bilim adamı ile tanışmıştım. Şundan bundan sohbet ederken benim Sakarya’lı olduğumu öğrenince bana yaşadığı bir hadiseyi sitayişle anlattı. Dedi ki, “Ben sırf Sezai Karakoç’un MONA ROZA şiirinden etkilendiğim için, Geyve’yi ve oranın insanlarını merak ettim ve arkadaşlarımla oraya piknik yapmaya gittim”. Hatırlarsınız, şair Karakoç, şiirinde sevdiğine şöyle diyordu…
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller
İşte bu sözlerin büyüleyici tesiri altında kalan bu bilim adamı, Geyve’ye ulaştığında bir bakkala uğrar, alışverişini yapar ve ondan sonra burada piknik yapılacak uygun bir yerin olup olmadığını sorar. Bakkal efendi, bunun üzerine oğluna dönüp şöyle der: “Evladım, bak bu misafirlerimiz uzaktan gelmişler. Hemen bizim kiraz bahçesine götürüver, oradan daha iyi bir yer bulamazlar, hem orada piknik yapsınlar, hem de bizim kirazlarımızdan doyasıya yesinler”. İstanbul’dan gelen misafirler, Geyve’nin sadece “siyah ve ak güllerini” değil bizim yöremizin misafirperverlik ve insanlık yüzünü de görünce son derece memnun olurlar.
Misafirperverliğimiz ve Yarenlik
Yaran, lafzen sadık arkadaşlar, can dostlar, sevgililer; Yaren ise, en yakın arkadaş anlamına gelir. Sosyal bir kurum olarak Yaren, sevgi ve kardeşlik hamurunun, birlik ve dayanışma potasında yoğrularak, İslâm ahlâk ve fazileti ile şekillenmesinden meydana gelen kişilerin belirli esaslar üzerine inşa ettiği, özel mekânlarda yaşanan millî kültür mirasımızın bir müessesesi, Oğuzlardan günümüze ulaşan bir ahilik kuruluşudur. “Yarenlik” (Muhabbet-Dostluk) adıyla köylere kadar inmiş olan bu teşkilat, millî kültürümüzün ve sosyal dayanışmanın gelişmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Özellikle Ahi Tekkesi’nin bulunduğu merkezlerde bu kültürel miras daha yoğundur. Ahi Tekkeleri hakkında önemli bilgileri İbn-i Batuta’nın seyahatnamesinden öğrenmekteyiz. İbn-i Batuta, 1333 yılındaki seyahatinde Taraklı’dan geçerken bir ahi tekkesinde misafir kalmıştır. Taraklı ve Göynük köylerinde kültürel yapının güçlü olmasında belki de bu ahi teşkilatlarının payı büyük olmuştur. İbn-i Batuta’nın övgü ile bahsettiği ahi zaviyeleri birçok köyde konuk odası olarak vazife görmekteydi. Bu yönüyle zaviyeler, “ayende ve revende”, yani “bir yere gelen ve bir yere giden misafirlere” sosyal hizmetler götürmüşlerdir. Kim olursa olsun bu odalara gelen misafirler yedirilir, içirilir, yatırılır, kış aylarında sobası yakılırdı. Şimdi yolların, taşıma araçlarının gelişmesiyle bu köy odaları özellikle 90’lı yıllardan sonra fonksiyonlarını yitirmişlerdir.
Köy Odalarımızın Yeni Sosyal Fonksiyonları
Taraklı ve Göynük köylerinin bazılarında köy odaları halen mevcuttur. Bu odaların klasik sosyal fonksiyonları, ulaşım imkânlarının gelişmesiyle birlikte zamanla değişmiştir. Köy odalarında artık yatılı misafir kalmamakta ancak bunun yerine köylüler, bu odalarda bayram düğün gibi özel günlerde yemekler yedirmekte ve yöresel oyunlar oynamaktadır. Bu köy odaları zamanın ihtiyaçlarına uygun olarak mahiyetini değiştirmiş ve Yaren Odaları olarak anılmıştır. Bu Yaren Odaları, köylerde ve kasabalarda, değişik yaş guruplarından insanların muntazam devam ettikleri ve misafir ağırlamaktan başka gençlerin eğitimini üstlenmiştir. Yani bir misafirhanenin ötesinde bu odalar ayrıca sosyo-kültürel bir merkez işlevini görmüştür. Büyük Selçuklu ve Osmanlı Devletindeki Ahilik müessesesinin kalıntılarından olan köy odaları ve yaren odaları toplumsal iletişim ve etkileşim adına mühim vazifeler icra etmiştir. “Yaren Başı”, ahilerin “Ahi Baba”sı durumundadır. Seçimle başa gelen “Yaren Başı” oda yarenlerinin yaşlıcası, yol yöntem bileni, herkesçe sevilen, sayılanıdır.
Akçapınar’da Köy Gençliği
Bugün başta AKÇAPINAR olmak üzere Taraklı’nın birçok köyünde var olan ve “Köy Gençliği” olarak bilinen oluşumun köklerinde Ahi ve Yaren (Yaran) teşkilatının olduğunu biliyor musunuz? Yaren Teşkilatının ruhu, Taraklı ve Göynük köylerinde isim ve fonksiyonunu değiştirmiş olsa dahî bugün bile devam ettiğini biliyor musunuz? Köydeki bütün gençlerin bir araya gelmesiyle oluşan “Köy Gençliği”, bugün bile “Gençlik Başkanı” veya “Delikanlı Başı” tarafından idare edilir. “Köy Gençliği”nin üyeleri, başkanlarını kendileri seçer. Yaşça büyük olan, tecrübeli, sözüne itimat edilir kısaca ahlâken en çok güvenilir bir ağabey, başkan olarak seçilir. Köy gençlerinden hiç birisi, “Gençlik Başı” olarak da tanımlanan Başkana itaatsizlik yapamaz. Eğer itaatsizlik yaparsa köyün tüm gençleri tarafından dışlanır. Köy gençliği, köyün tüm müşterek işlerini elbirliği ile yaparlar. İmece denilen bu ortak köy işlerinden hiçbir genç kaçamaz. Ayrıca düğün, bayram gibi özel günlerde gençler tüm hizmetleri gönüllü olarak yaparlar. Mesela ananevi gelenek olan pilav (manav pilavı) için malzemeyi gençler toplar, pilav piştikten sonra misafirleri davet eder, yemek servisini yapar ve geriye kalanları toplar, düzenler. Köy gençleri, ayrıca hasta, yaşlı, özürlü gibi günlük bedenî işlevlerini tam olarak yapamayan dezavantajlı ve korumaya muhtaç kişilerin ihtiyaçlarını hep beraber kısa sürede karşılarlar. Köy imamı ve(ya) öğretmeninin odun gibi temel ihtiyaçları yine köy gençlerinin emeği ile giderilir. Gençlik başının önderliğinde komşu köylere ziyaretler yapılır, özel günlerde spor müsabakaları düzenlenerek arkadaşlıklar kurulur ve pekiştirilir. Böylece büyüklerin yol göstericiliği ile gençler, köyün tüm sosyo-kültürel yapılarını ayakta tutar ve geleneklerimizin canlı kalmasına katkıda bulunurlar. Taraklı’nın köylerinde yaşatılan bu güzel gelenekler, yörenin huzurlu ve sevimli olmasının başlıca faktörlerindendir.







